İman hem artar hem de eksilir. Havada uçan bir uçağın hava boşluğuna rast gelip alçaldığı gibi, insanda bir günahla karşı karşıya gelince onu işler ve irtifa kayıp eder. Tekrar yükselmesi için bir enerji sarf etmesi lazımdır. Uçağın irtifa kazanması için pilotun motorlara fazla enerji verdiği gibi, insan da irtifa kazanması için iman motoruna fazla enerji vermesi lazımdır. Yani sevaplar insanı manen yükseltir, günahlar da manen alçaltır. Bir hurma çekirdeğinden mükemmel bir hurma ağacı olana kadar, ne kadar mertebe varsa, imanda da o kadar mertebe vardır. Bu ifademize, itiraz eden olabilir. Onun için bu yazımızda ona bir hatırayla açıklık getireceğiz.
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“Düşmanlarınız size karşı ordular hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun! Dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırdı.”(3)
Demek bu âyete göre, imanda hem artma hem de eksilme varmış. Sohbet esnesında bir arkadaşımız konuyla ilgili olarak İmam-ı A’zam’ın görüşlerini anlattı. Dedim kardeşim İmam-ı A’zam’ın bu görüşünü tahlil etmeye şu anda yeterli vaktimiz yok. Yalnız şukadarını söyleyeyim. Yukarıda ayetin ifadesini gördük, şimdi ayet böyle söylerken İmamı A’zam başka türlü söylemesi mümkün değildir. Burada sana bir ipucu vereyim. İmamı A’zam o sözünde şunu kast etmiş olabilir. İmanın şartı altıdır bu ne beş olur ve ne de yedi olur demek istemiştir. Sana küçük bir misal vereyim.
Mesela: Erden Mareşal’e kadar herkes askerdir. Ama aralarında rütbe farkı vardır. Bu imanda da böyledir, farklı mertebeler bulunur. Askerlik kuralına uymayan subayın, rütbesini sökerler veya bir alt rütbeye indirirler. Müminde de, işlemiş olduğu günahlar eğer istiğfar ile çabuk imha edilmezse, onun kalbini siyahlandırır ve imanı zayıflar. O vakit o müminin ya manevi rütbesi sökülür veya bir alt rütbeye düşürülür dedim.
Kur’an-ı Kerim, İmran, Enfal ve Tövbe surelerinde ki ayetlerde olduğu gibi, başka ayetlerde de imanın artacağını haber veriyor.
İman konusunda, Üstad Bediüzzaman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirinden bizi aydınlatacak şu gelecek paragrafı nakil etmiştir:
İman, “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilga ettiği bir nurdur.”
Bediüzzamanı’ın kendi izahı ise şöyledir:
“Öyle ise iman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir.” (4)
“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyik atından kurtulabilir.”(5)
Buraya kadar olan izahtan anlaşılıyor ki iman bir nurdur, Allah’ın bir lütfudur. Fakat iman aynı zamanda bir ilimdir, öğrenilmesi gereken bir hakikattir.
Bu konuya bir hatırayla başladık, yine bir hatırayla bitirelim.
Cumada yaptığımız sohbetin etkisiyle olacak, namazdan sonra cemaatin bazıları imanla ilgili sorular sordular. Ben de dedim, size bir misal vereyim imanınızın derecesini onunla ölçersiniz.
Almaanyadan Türkiye’ye gitmk isteyenler, Avusturya’dan geçerler. Orada halk arasında, “Villah” yokuşu olarak bilinen bir dağ yolu vardır. Bu yokuşu tırmanacak arabanın çekim gücü kuvvetli olması lazımdır. Sekmenleri zayıflamış, supapları gevşemiş, arabalar üzerinde yüküyle bu yokuşu çıkarken hararet yapar, motor su kaynatıp yarı yolda kalırlar. İnsanlar da, bir günahla karşı karşıya kaldıkları zaman, ne yapalım Allah affeder deyip günaha balıklamasına dalarsa imanın gücü yetmiyor demektir. Sekmenler zayıflamış, supaplar gevşemiş, imanlar su kaynatıyor. İnsanlar günah tepesini aşamıyorlar.
Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulur:
فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ
(Ne güzel ibadet edip duruyorlardı, önlerine çıkan)“ tepede takılıp kaldılar”(6)
İman sekmenlerini takviye edeceğiz, supapları sıkıştıracağız. Tahkiki iman dersini veren eserleri çokça okuyarak iman ilmini geliştireceğiz ki imanımız kuvvetlensin. Günah tepeleri ayağımızın altında kalsın.
İmanımızın güçlenmesi için, iki yol vardır:
Birisi ve en birincisi kitap ve sünnet çizgisinde Ehlisünnet akidesini öğrenmek ve çağımızın bir gereği olarak bunu tahkik süzgecinden geçirmektir.
İkincisi: Salih amel yaparak, günahlardan sakınarak kalbi tasfiye, nefsi tezkiye etmek suretiyle manevi alanda terakki etmektir.
Ancak bu asrın gidişatı, bu ikinci yolu oldukça zorlaştırmıştır. Bu sebeple tahkiki iman dersini veren eserleri okumak, kat-i bir zaruret ve mecburi ihtiyaç haline gelmiştir. Bu çağın özelliğinin bir gereği olarak, dini ilimlerin yanında fen ilimlerinin de okunması gerekli hale gelmiştir. Çünkü dini ilimler kalbin nuru olduğu gibi, aklın nuru da fen ilimleridir. Asrımızda bu ikisini birlikte ders veren, en önemli eserlerden birinin Risale-i Nur külliyatı olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki bunun yanında, İmam’ı Gazali, İmam’ı Rabbanî ve daha başka değerli ilim adamlarının eserlerinden de istifade edilebilir.
Kaynaklar:
(3) Âli İmran 3/173
(4) İşaret-ül İ'caz Bediüzzaman Said Nursi, Sayfa. No: 42 Envar Neşriyat, İstanbul.
(5) Sözler, Bediüzzaman Said Nursi, Envar neşr S. 314 İstanbul.
(6) Beled suresi 90/11
© 2015 Microsoft Koşullar Gizlilik ve tanımlama bilgileri Geliştiriciler Türkçe