Şeytan insanları zayıf damarlarından yakalamaya çalışır. Allah affeder düşüncesiyle yanlışları işlemeye devam eden insanları, çok çabuk tuzağa düşürür. Şeytan insanı bazen ümit bazen de gurur silahıyla vurur. Bazen de korku ve ümitsizlik tuzağıyla tehlikeye atar, istiğfar ve istiane yolunu kapar. İnsanın nefsini okşar, “enaniyetini” tahrik eder. Böylece gurura kapılan nefis, kendini avukat gibi müdafaa eder. Kusurlardan kendini temize çıkarır. Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz türlü yorumlarla onun üstünü örter.
Şeytan, kendisi gibi aldatıcı adamları okşar. Onların ellerine çeşitli ziynetler, süslü suretler aklı uyuşturan haram şeyleri verir ve insanları aldatmak için gönderir. Ona tabi olan bu insi şeytanlar, diğer insanları aldatmak için şöyle derler:
“Hey arkadaş! Gün bugündür, gel beraberce içip biraz eğlenerek keyfedelim.”
Nefis bu teklifi gayet güzel görüp ona meyleder, fakat diğer taraftan vicdan, bunu yanlış bulur. Allah’ın bundan razı olmayacağını nefse hatırlatır.
İnsan şeytan ve nefsin kıskacında sıkışmış bocalarken, vicdanından kulağına gök gürültüsü gibi bir ses gelir:
“Sakın aldanma! Seni aldatan nefis ve Şeytan’a de ki: “Bak ölüm var, ölümü öldürüp, kabri kaldırıp ensemde bekleyen Azrail’i yok edebilir misin? Hem önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki acizlik ve fakirlik yaralarını tedavi edebilir misin? Ölüm yolculuğunu yok edecek bir çare sende var mı? Eğer bunlara bir çare sen de varsa, haydi yap, göster görelim. Sonra da gel keyfedelim, yoksa sus ey sersem! Vicdanından gelen şu melek sesi gibi olan sesi dinle.”
İNSAN BİR YOLCUDUR
İnsan bir yolcudur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşire, haşirden ebede kadar devam eden upuzun bir yolculuğu vardır. Her iki hayat için lazım olan şeyler, şu dünya hayatında kazanılacaktır. Bu iki hayatı kazanmak için insana verilen cihazların en azından onda bir oranında dünya hayatında kullanması, onda dokuzunu da bâki ve ebedî hayatı kazanmak için kullanması lazım gelirdi. Fakat insan cahilliğinden kendine verilen bu kıymetli cihazları ve âletler, nefis hesabına kullanarak tamamen bu fani hayata sarf eder ve ahiretini kaybeder.
Bu konunun daha iyi anlaşılması için Üstad Bediüzzaman’ın mesnevisinden birkaç cümle sadeleştirerek sunacağım:
Acaba birkaç ülkeyi gezmek için hükümetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk girdiği memlekette yirmi dört lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan bir memur kendisine akıllıyım diyebilir mi?
Misalimizde olduğu gibi, Cenab-ı Hak insana her iki hayata lazım olan ihtiyaçlarını elde etmek için, günlük 24 saat zaman vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, 23 saati kısa ve fâni olan dünya hayatına ve hiç olmazsa bir saati sonu gelmeyen ebedi hayatı için sarf ederse, ahirette dilenci durumuna düşmekten kurtulur!
İnsan şu dünyada misafirdir. Bu misafir istese de istemese de, ev sahibi bir gün buradan bir başka âleme göç ettirecektir. Hiç kimse şu âleme gelmek için bir çaba sarf etmemiştir. Gelişi kendi iradesiyle olmadığı gibi, gidişi de yine kendi iradesiyle değildir.
Bu dünyanın geçici olduğunu ve sonunda ahirete göç edileceğini, Kur’an-ı Kerim o yüksek semavî sedasıyla ilan ederek şöyle ediyor:
“Yeryüzündeki tüm varlıklar yok olacak, baki kalan yalnız O’nun zatı olacaktır.” (15)
Madem insan misafirdir, burada durdurulmayacak. Öyle ise gideceği yerde sıkıntı çekmemek için, valizini çantasını doldurması lazımdır. Çünkü ev sahibi bir gün evi de içinde bulundurduğu misafirleri de bir başka âleme taşıyacaktır.
İnsan bulunduğu yerden uzak bir şehre giderken cebine bir miktar para, gideceği yerde kendine lazım olacak çamaşır gibi bazı şeyleri alır. Hâlbuki o yolun geri dönüşü var. Geri dönüşü olan bir yolculuk için böyle hazırlık yaparsa, geri dönüşü olmayan bir yolculuk için nasıl hazırlanması lazım, onu da okuyucuya bırakıyorum.
(15) Kasas Sutesi, 88