Erbabının malumu olduğu üzere, Kur’an-ı Kerim’in anlattığına göre Yunus denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş.
Yunus (asm) balığın karnında Allah’a dua etmiş, Allah duasını kabul etmiş ve balığın karnından tahliye etmiş.
Böylece Yunus peygamber, içinde bulunduğu zindandan çıkmış, selamete kavuşturmuştur. Yunus (asm) bu halini Rabbimiz şu ayetiyle anlatmıştır.
“Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, O’ bitkin bir halde idi. (1)
Burada bir noktayı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum. Bir insan hamamda uzun zaman kalsa, hamamdan çıktığında nasıl olacağını kestirmek zor değil. Şunu iyi bilmeliyiz ki; Yunus peygamber hamamda değildi, O’ balığın karnındaydı. Sahile çıktığında öyle bir vaziyette idi ki Kur’an-ı Kerim O’nun o vaziyetini anlatmak için, (Sakim) tabirini kullanıyor. Yani O’ balığın karnından çıktığında öyle bir vaziyete idi ki kemikleri âdeta bal mumu gibi yumuşamış, etleri de lime, lime olmuştu. Buna rağmen halinden şikâyet etmiyor ve O’ yalnız kendini kınayıp duasına devam ediyordu.
Yunus (asm) olaya Allah’ın tevhit nuruyla baktığı ve Allah’tan başka kimseye tenezzül etmeyip yalınız onu tespih ve ona hamd ettiği için, balığın karnı ona göre bir deniz altı gemisi hükmüne geçmişti. Zelzeleli dağlar büyüklüğündeki dehşetli dalgalar; Onun için emniyetli, geniş ve manzaralı bir ova olmuştu. Karanlık geceler; aydınlığa dönüşmüş gökyüzünden bulutlar gitmiş ay, başı üstünde bir lâmba gibi durmuştu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden mahlûkat, her yönden ona dost elini uzatmıştı. Böylece manzaralı bir deniz sahilinde Allah’ın lütfunu seyre başlamıştı.
Rabbimiz ne kadar merhametli. Yunus (asm) balığın karnından tahliye olduktan sonra, O’nu güneşten ve zararlı haşerelerden de koruyacak bir bitki oracıkta yaratıverdi. Hz. Kur’an olayı şöyle anlatıyor:
“Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.” (2)
Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Hükümet hapishaneden salıverdiği adama, “Ben seni serbest bıraktım al ne halin varsa gör” der. Adam sevinerek evine döner.
Ama Allah ben seni balığın karnından sağ salim tahliye ettim al ne halin varsa gör demiyor. O’na lazım olan şeyi daha sahile çıkar çıkmaz, hemen oracıkta yaratıveriyor. Kur’an-ı Kerim o bitkinin adını şecere-i yaktın olarak vasıflandırıyor. O bitki Yunus peygambere hem gölgelik, hem de zararlı haşerelerden koruyacak bir özelliğe sahipti.
Yunus’un (asm) görev yerini izinsiz terk etmesinin sonucu olarak, başına nasıl bir musibetin geldiğini Kur’an-ı Kerimden öğrendik. Kur’an-ı Kerim, bu kıssalardan insanların kendilerine hisse çıkararak, benzer hatalara düşmemeleri için, bu olayı anlatmaktadır.
Allah insanlara mutlaka kendilerinin yapabileceği bir görevi vermiştir. Mutfakla defi hacet yeri arasında, gidip gelsinler diye yaratmamıştır.
Birisine vazife verildiğinde ona hususi bir de dayalı döşeli konak tahsis edilir ve o hizmetini kolaylıkla yapabilmesi için, mahiyetine hizmetçiler verilir. Şayet görevinde sui-istimal ederse hesap sorulur. Rabbimiz insanı yeryüzünün halifesi olarak tayin etmiş ve şu dünya konağını ona tahsis etmiştir. Ayrıca görevini yapabilmesi için de, emrine sayısız hizmetçiler tahsis etmiştir. Bunun karşılığında da istediği bir şeyler olmalı değil mi?
Bakınız, şu haşmetli dağların saymakla bitmeyen hizmetleri kimin içindir? Rabbimiz şu uzay boşluğunda koskoca bir kazan yakmış, pek çok ihtiyaçlarımızı ona gördürüyor. Denizleri kaynatarak elde ettiği buharı bulutlara yükleyip bizim bağ ve bahçemizi suluyor. Cenab-ı Hak onların eliyle saymakla bitmeyen nimetler veriyor. Buna karşılık Allah’ın bizden istediği fazla bir şey değildir.
Üstad Bediüzzaman’ın birinci sözde ifade buyurduğu gibi, Allah’ın o kıymettar nimetlere, mallara bedel insandan istediği: üç şeydir.
Biri zikir, biri şükür, biri de fikirdir.
Başta “Bismillah” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san’at olan nimetler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. (3)
İnsan vazifesinde kusur etmemeli. Şayet tembellik ederse, Yunus Peygamberin başına gelenleri düşünmelidir. O’nun çektiği sıkıntı bu dünya hayatındadır. Bu hayatın birde ahiret boyutu vardır. Yunus peygamber için orada fazla bir sıkıntı söz konusu olmayabilir, Ama bizi bekleyen asıl sıkıntılar, buradaki dosyayı kapadıktan ve ahiret dosyası açıldıktan sonradır.
Yunus Peygamber’in içinde bulunduğu vaziyetle, bizim içinde bulunduğumuz vaziyeti bir mukayese etsek hangimizin durumu daha vahim olduğunu görürüz. Yunus peygamberin düşmanları olan gece, deniz ve balık O’nun aleyhinde ittifak etmişler, şu dünya hayatını tehdit ediyorlar. Ama bizim düşmanlarımız, pek uzun olan ebedi hayatımızı tehdit ediyorlar. Biz O hazretin duasına O’ndan bin defa daha ziyade muhtacız.
Yunus peygamberin gecesine bedel, bizim gecemiz geleceğimizdir. O’nun gecesinden yüz derece daha müthiş ve karanlıktır; çünkü yarınımızın ne olacağını bilmiyoruz. O’nun denizine bedel, bizim şu üzerinde yaşadığımız dünyamızdır. Her safhasında ahiretimizi tehdit eden binlerce düşman var; O’nun denizinden bin derece daha korkunçtur. O’nun balığı bizim nefsimiz ve heveslerimizdir; O’nun balığından binlerce defa daha müthiş ve daha zararlıdır. Çünkü Yunus Peygamber balığın karnında ölseydi en çok yüz senelik bir hayat yok olacaktı. Ama bizim yüz milyon seneler olan, ebedi hayatımız tehlikeye düşüyor. O halde Yunus (asm) balığın karnında günde yüz defa
Yani “Ya Rabbi! Yalnız Sensin İlah, Senden başka yoktur. Sen sübhansın, bütün noksanlıklardan münezzehsin, sen Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affımı bekliyorum Rabbim!” (4) diye dua etmişse, biz en az bin defa bu duayı okumalıyız.
Yunus (asm) duasına baktığımızda, balığın karnından çıkmak için her hangi bir sebep aramıyor. Yüksek bir tepeden ovanın manzarasını seyir eden adam gibi olayı seyrediyor. Duasının içeriğine baktığımızda, şunu anlıyoruz: “Benim irademe bağlı olarak bana bu yanlışı yaptıran ve gemiden denize attıran, balığa yutturan Rabbimin mutlaka bir planı vardır. Öyleyse telaş etmeye gerek yok, etsekte nafile çünkü buradan beni çıkarmaya kimsenin gücü yetmez” deyip eskiden olduğu gibi zikrine devam ediyor.
Biz de O’ Hazret-e uyarak umum sebeplerden yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya bütün sebeplere hükmü geçen, Rabbimize iltica edip ona dua ederiz. Böylece gafletimizden dolayı aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve nefsin zararlarından kurtuluruz.
Yunus peygamberin münacatı, en büyük ve en tesirli bir münacattır. Rabbimizin bizim duamıza icabet etmesi için en mühim bir vesiledir.
Acaba yerin ve göğün yaratıcısından başka kalbimizden geçen hatıraları bilecek ve bizim için, ahireti icat edip ışıklandıracak kim olabilir? İnsanı perişan eden dünyanın yüz binlerce boğucu vaziyetlerinden bizi kurtaracak Allah’tan başka kim olabilir? Öyleyse “Senden başka ilâh yoktur.” cümlesiyle istikbalimize, “Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim.” cümlesiyle dünyamıza, “Gerçekten nefsine zulmedenlerden oldum.” fıkrasıyla nefsimize Rabbimizin nazar-ı merhametini celp etmeliyiz.
Bir çakmağın ateşinden vaveyla edenler, cehennem ateşini düşünmelidirler. Eğer Allah’ın emirlerini nefsinin isteklerinin gerisinde tutarsa, varacakları yer her halde cennet olmayacaktır. Ahirette çok sevimsiz manzaralarla karşılaşacaktır. İnsan nefsinin isteklerine başkaldırabilmelidir ki; Allah’ın rızasını kazanabilsin.
İnsan sıtmadan rahatsız olur, küçük bir mikroptan korkar; bir kuyruklu yıldızdan dahi dehşete düşer. Kapısı penceresi olmayan, ışığı, sobası bulunmayan kabirde ne olacak endişesini taşımalıyız! Kabirde arkadaş, mizanda makbul bir amel, sıratta binek, cennette yoldaş olacak namazı hayata geçirmek için çaba sarf etmeliyiz.
Kaynaklar:
(72) Saffat Sûresi, 37/145
(73) Saffat Sûresi, 37/146
(74) Sözler, Bediüzzaman Said Nursi, Sayfa No: 7, Envar neşr, İst.
(75) Enbiya Suresi, 21/87