Allah rahmet eylesin, birkaç önce hayata veda eden Bülent Akyürek’in, ‘Satılık Adam’ adlı romanında rastladığım ilgi çekici bir tasvirle başlıyorum:
“Duvar dibinde, başı öne eğik, çatık kaşlarıyla yere bakıp iki ayağının üstünde sallanan, sırtı çantalı bir okul çocuğu annesinin sallanan parmağı altında ağzını açmadan tehditleri dinliyordu. Dert Babası, aynı anne ve çocuğu yarın sabah yine aynı duvarın dibinde aynı şekilde göreceğinden emindi. Eğer insanları tanıyorsa kesinlikle böyle olacaktı, zira ezen de ezilen de değişmeyecekti. İnsanoğlunun yarısı parmak sallayacak, diğer yarısı parmakların gölgesinde başını eğecek ama asla hiçbir şey değişmeyecekti.” Sh.299
İnsan, hayatını olsa olsa böyle zehir edebilir. Hep kendini düşünerek, hiçbir kimseye, babası bile olsa, acımayarak.
Her şeyin bir tüketim metaı olarak algılanışıyla birlikte değersizleşmenin hız kazandığını görebiliyor muyuz çevremizde? Bir tüketim toplumu olduk ve felsefemiz şu: Bir kullanımlık her şey; kullan, at. Değiştir, at! Yenisine bakalım! Nasıl ödeyeceğini hiç dert etme. Sana istediğin kadar kredi, istediğin kadar taksit…
Vahşi kapitalizmin çarkları böyle işliyor. Ve bu çarklardan kan damlıyor yağ yerine. Yeni çıkanlara bir an önce kavuşabilmek için öyle bir koşuşturma içine girdik ki bu hengâmede ölenlerin ardından tutulan yaslar bile birkaç saati bulmuyor.
Şair Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Elli Yaş” adlı şiirinden bazı dörtlükler geliyor aklıma.
“Ne zaman baksam çevreme elli yıl sonra
Hep aynı gördüklerim; bir keşmekeş, bir bozuk düzen
Bir lokma ekmek uğruna tükenmesi insanların
Yaşamak ve ölmek için hep aynı neden
…
Küçük hesaplarla kabaran büyük hesaplar
Ve değişmez çığlığı insanoğlunun: Ben, ben, ben!"
Sen yok musun? Onlar yok mu? Biz yok muyuz?
Nereye bu gidiş? Delicesine pupa yelken”
…
Zaman zaman üzüntü duyduğumuz yahut insanı böyle duygulara, düşüncelere sürükleyen değişimler, bu değişimlerle gelen sıkıntılar, sancılar insanın var olduğu bütün zamanlarda ve mekânlarda ama yavaş ama hızlı, hep olagelmiştir.
Ebette devran dönecek, her şey değişecek. Değişecek de bu değişimle değersizleştirmesek diyorum bir şeyleri.
Hep söyleyip duruyorum bir deva olur mu diye, söylemeye de devam edeceğim, çare bizde: Bencilliğimizde kurtulmakta. Yüreklerde insaf ve merhameti çoğaltabilmekte…
Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey adlı oyununda idamına hükmettiği gencin infazından sonra gerçek suçlu ortaya çıkınca büyük bir vicdan azabı yaşayan ve değişen ağır ceza reisinin sıkça tekrarladığı şu sözleri özlemini duyduğumuz huzurlu bir toplum için beyinlerimize, kalplerimize kazımakta sayısız yararlar olacağını düşünüyorum.
“Merhamet, Âlem bu temel üzerinde...”
“Eğer toprağa, tohuma hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı su olur muydu?
Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…
Ne duruyorsunuz sökün sahte su borularını.
Ev ev merhamet şebekesi kurun.
Tepelerinizdeki çatıları da yıkın, göklerle temasa geçin.
O zaman göreceksiniz ki, acı su borularından kendi kendine tatlı su akacak ve…
Başlar üstüne güneşe yol veren kubbeler yükselecek”
Çare birbirimizi sevmekte…
Ne demişti sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (AS) bir hatırlayalım: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”
Sahi, nereye bu gidiş?
Hacı Halim Kartal


