Gönül ister ki hayatımızda her şey dört dörtlük olsun. Hiçbir olumsuzlukla karşılaşmayalım. Altımızda son model arabalar, içinde yaşadığımız akıllı evler, bağlar bahçeler içinde akan derelerin etrafında villalarımız olsun.
Haftada en az üç gün ailecek gidip lüks restoranlarda yemek yiyebilelim. Çocuklarımızın çok rahat masa başı işleri, maaşları çok yüksek rahatları da on numara olsun.
Daha neler neler ister gönül. Gerçekten de insanoğlu böylesi güzelliklere sonuna kadar layık bir varlıktır. Memleketin gelirlerinden herkes ortak pay alsın, kimse kimseye muhtaç olmasın. “Açız!” diye kimse kıvranmasın.
Ne diyordu şair?
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil,tarla sarı olsun;
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim, ne başta dert ne gönülde hasret olsun.
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim.
Ne zengin-fakir ne sen-ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi, barkı olsun.
Memleket isterim,
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun.
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
1946 yılında merhum Üstat Cahit Sıtkı Tarancı böyle dile getirmiş duygularını. Bundan 80 yıl önce memleketin ahvalini böyle anlatmış. Yani aynı şikâyetler aynı serzenişler aynı arzular...
Zaman oluyor memleketi yönetenlerimiz de yönetmeye talip olanlarımız da “Devletimizin ve onun asli unsuru olan milletimizin refah içinde yaşaması gerektiğini” bağıra bağıra dillendiriyorlar.
Ben 1959 yılında, içinde yaşayanların çok yoksul olduğu bir köyde doğmuşum. Nafakasını; herkesin öküz çifti koşarak, dağlık, taşlık içinde bulunan birkaç dekar arazilerini, karasabanla işleyip her hanede en az on nüfusu beslemeye çalıştıkları bir köyde... Elektriğin, yolun, suyun, telefonun bir tek bile ulaşım aracının bulunmadığı bir köyde...
Bir tane bile okuyanın olmadığı, kendi coğrafyasından çıkan bir memurunun, amirinin, askerinin, polisinin ve yine dolayısıyla emeklisinin bulunmadığı bir köyde...
Geçimlerini, yukarıda da dediğim gibi karasabanla sürüp ektiği tarladan kaldırdığı birkaç çuval buğdayı su değirmeninde un yaparak ve yetiştirdiği üç beş çuval fasulyeyi eşekle götürdüğü otuz kilometrelik ilçe pazarında satarak temin ediyorlardı. Çocuklarını bu şartlarda büyütüyor, evlendiriyorlardı. Yoksulluk hakikaten paçalarından akıyordu. Not: Şu an köyde 17 traktör var. Her traktörün yanında da bir otomobil...)
1980 yılında köyden çıkıp, okuyup memur olan ilk birkaç kişiden birisiyim.Dedem ilk SSK emeklisi, babam ilk Bağ-kur emeklisi ben de ilk Emekli Sandığı emeklisiyim. İlk maaşa bağlanan bir ailenin ferdiyim.
Konuşmalarımda “Köyümüzün ve köylülerimizin makûs talihlerinin yenilmesinin bir neslin kendini feda etmesine bağlı olduğunu” söylerdim hep. Öyle de oldu.
Köyde mevcut sınırlı arazilerin; her evden yetişen sekiz, dokuz, on çocuk arasında pay edildiğinde geçim sorunların onlarca kez katlanarak artacağını, kavgaların dolayısıyla huzursuzlukların had safhaya çıkacağını ön görmüştüm uzun yıllar önce. Anadolu’daki yoksul diğer bütün köylerin kaderleri hep aynıydı.
1980 yılında İzmir’de görev yaparken “kendini feda etmesi gereken” diye ifade ettiğim nesilden, akrabalarımdan onlarcasını İzmir’e davet edip orada bir görevde bulunan amcaoğlum vasıtasıyla işe yerleştirip kıt kanaat geçimlerini sağlamalarını temin etmiştik. Bu onlarca sayı zamanla altmışlara, yetmişlere ulaştı. Kendilerini yaşam koşullarının zorluğuna feda edenlerin çocukları okudular, iş sahibi oldular, emekleriyle çalıştılar ve geçimlerini temin ettiler. Sıkışmadan Hızır yetişmiyor.
Ekonomide fırsat eşitliği her bir vatandaş için aynı değil. Eşit olması da asla mümkün değil. Kişilerin kabiliyetleri de aynı değil. Çalışma alışkanlıkları da bir değil. Hal böyle olunca iş alanlarının farklılığı, kabiliyetler ve iş görme alışkanlıkları kazançların da çeşitliliğine yol açıyor.
Dünyadaki bütün ülkelerde durum aynıdır. Sefalet içinde yaşayanlardan, orta halli yaşayanlara, kıt kanaat geçinenlerden zengin olanlara kadar yeryüzündeki bütün toplumlarda durum aynıdır.
Gönül ister ki herkes tek düze ama yüksek düzeyde bir hayat sürsün. Ancak bunun dünyada sağlanması asla mümkün değildir.
Çalışmadan, üretmeden zengin olmak da mümkün değildir.
Biz işe başlamadan emekliliği düşünen, emekli olduğunda çok rahat bir hayat süreceğini düşünen ama gerçeklerle karşılaşınca umudu kırılan bir toplumun fertleriyiz.
Genç yaşta emekli olup maaşımızın azlığından dem vuran, emekli olurken ayrı emekli olduktan sonra ayrı talepleri ortaya çıkan insanlarız. Dedim ya insan olmamız bile rahat bir hayatı hak etmemize yeten bir sıfat ancak üretmeden kazanmak da ekonomiye ve gerçeklere ters.
Ha, ülkemiz ekonomik koşullarında personel gelir ve giderlerinin mevcut sistemdeki gibi olacağına dair bir ayet mi var ki bu koşullara mahkûm olalım? Buna da cevap vermeli yetkililer.
En düşük bir emekli ile en yüksek düzeyde maaş alan bir emeklinin maaş farkının bu şekilde olmasının bir ilahi kanunu mu var? Buna cevap lütfen. 100 bin lira alan bir emekli yüzde 20 zam aldığında bir emekli maaşı kadar artış alıp 20 bin lira emekli maaşı alan birisi aynı oranla zam aldığında iki bin lira artış alıyorsa eğer hakikaten bu ülke çok sağlam direkler üzerinde ilerliyor demektir. Ama ne kadar sağlam olursa olsun çatırdar bir gün.
Direkleri sağlamlaştıralım, çatırdatmayalım lütfen.


