Fransız edebiyatının ve dünya tiyatrosunun en önemli komedya yazarı Moliere; 17. Yüzyılda yaşamış olupKlasizmin öncülerinden kabul edilir.Cimrilik, kibarlık, budalalık, hastalık hastalığı, açgözlülük, sahtekârlık gibi insanlık halleriniişlediği eserlerindetoplumsal aksaklıkları ve insan karakterinin gülünç yönlerini anlatıp insanları güldürerek düşündürmüştür.
Klasizm bir sanat akımıydı, ardından birbirine tepki olarak romantizm, realizm, natüralizm gibi akımlar özellikle edebiyatta önemli temsilciler yetiştirdi, unutulmaz eserler meydana getirildi. Aradan geçen üç yüz küsur yıl içinde köprülerin altından çok sular geldi geçti. İnsanlık; büyük altüst oluşları beraberinde getiren sosyalizm, faşizm, komünizm ve kapitalizm gibi siyasi, sosyal ekonomik tezlerle kitlere ulaşmaya çalışan ideolojilerle de bu son zamanlarda tanıştı. Büyük savaşlar, katliamlar yaşadı, ne yazık kiyaşamaya da devam ediyor.
Demem o ki Moliere hayatta olsaydı eserlerinde ısrarla dikkat çektiği insanlık hallerine bir şey daha eklerdi ki bu hal, bana göre insanlığın artık gülünecek bir tarafı kalmamış hali yani Alzheimer hali olurdu her halde.
Alzheimer yani iflah olmaz bir unutkanlık. Hasta, öyle bir hale geliyor ki artık başkasını bırakın, kendi adıyla birlikte kim olduğunu, nihayet her şeyi unutuyor.
İnsanlık buralara birden bire gelmedi elbette.Tanrı’nın öldüğü fısıltısını duydu önce, sonraki adımı vicdanının üzerine beton dökmek oldu. Ardından ‘güç bende artık!’diyerek müstekbirlenmesiyle başladı. Müstekbir kendini herkesten üstün görmeye başlar, her şeyin kendinin hakkı olduğuna inanırdı. Öyle de oldu nitekim. Evrende kendisi ve ötekiler vardı ve ötekiler savaşılacak, direnirlerse yok edilecek ve her şeylerine el konulacak bir varlık alanıydı bunlar için; çünkü vicdanını körleştiren insan iki şeyden birine dönerdi nihayet. Ya hayvan ya şeytan!
Anlıyoruz ki yerleri ve gökleri yaratıp varlığı sapasağlam, değişmez yasalara bağlı kılan Allah; insana akıl, irade, vicdan gibi nimetler vererek seçimlerinde onu özgür bırakmıştı. Hatırlamak veya unutmak onun özgür iradesiyle yaptığı seçimlerine dâhildi. İsterse hatırlar, haddini bilir; isterse unutur, yolunu, yönünü, şaşırır;zalimlerden olurdu.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın Kerim Kitabımız Kur’an’da bu konudaki rehberliği şu mükemmel ilkeydi: “Allah’ı unutan ve (bu yüzden Allah’ın da) onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkanların ta kendileridir.”Haşr, 19
Televizyonlarımız karşısında yahut artık ellerimizden bırakamadığımız telefon veya tabletlerimizle kendimizi dış dünyaya tamamen kapatarak geçirdiğimiz zamanlar neredeyse günümüzün büyük bir bölümünü kapladı. Dizilerin daha çok bağımlısı olduk. Çocukların elektronik cihazlarla tanışma yaşı birkaç aya inmiş durumda.
Bizi değerli kılacak birçok şeyi unutmamızı böylece onlarla bağlarımızı temelli koparacak oyuncaklara daha çabuk kavuşabilmek için birbirimizle yarıştık; çok can attık, çok bedeller ödedik.
İnsanın insana hatırlattıkları vardı; onlarla aramıza pahalı, modern oyuncaklarımızı sokarak mesafeler koyduk. Neticesi unutmak veya unutulmak oldu.
Tabiatın bize hatırlattıkları vardı; akıllı evlerde her şeyimizi bilen her ihtiyacımızı gideren akıllı aletlerle yaşamaya alıştığımız veya ‘bunlar olmadan yaşanmaz’ gibi bir düşünceye iman ettiğimizden beridir tabiatımızı yani bir anlamda fıtratımızı unuttuk yahut kendi doğamıza yabancı olduk.
Tarihimizi, dilimizi, edebiyatımızı hülasa kültürümüzü unuttuk; bunları unutunca ekilip dikilmeyen tarlalar gibi ayrık otları, çakırdikenleri kapladı değerler dünyamızı.
Birçoğu bizi hayattan ve tabiatımızdan koparmaya, unutturmaya ve fıtratımıza yabancılaştırmaya yarayan dizilerimizde nikâhsız birlikteliklere daha çok yer veriliyor, başkasından peydahladığı çocuğunu bir şekilde başkasına yamamaya çalışanların türlü entrikalarla dolu hikâyelerini izliyoruz. Asla sorumluluğundan kaçamayacağımız eylemlerimizin neticesi şu oldu: Rabbimizin yukarıdaki ayette beyan buyurduğu gibi… Unuttuk, unutturduk ve unutturulduk.
Sorumluluktan kaçabilecek durumda değiliz. Vicdanımızın üzerini örterek, nefsimizin fısıldayıp durduğu şeytan sevindiren isteklerini bir bir izleyerek neticesi o meşum hastalığa varan ilk adımları kendi irademizle attık. Dünkü kelimelerimiz ‘görmedik’, ‘duymadık’, ‘bilmiyoruz’ idi, bu gidişle bugün onlara ekleyebileceğimiz yeni kelimenin ‘hatırlamıyorum’ olacağını düşünüyorum. Unutkanlık neredeyse en salgın hastalık!
Şimdi, devirlerden diyarlardan geçip öyle bir yer geldik ki orada insanlığın bu hastalıklı haliyle karşı karşıyayız. Daha kötüsü orada rehber de tanımıyoruz, doktor da!
Çare, çözümü çok basit olan şu ilahi denklemde:
“Şu halde, beni anın ki ben de sizi anayım! ...” Bakara, 152
Selamların en güzeliyle…
Hacı Halim Kartal/30 Mart 2026
