Neden haberimiz yoktu yahu, neyi bilmiyorduk?
Gerçekte bu sözü söyleyebilecek durumda mıyız? Söylesek bırakalım başkalarını, en önce kendimizi inandırabilir miyiz?
Hoca diyor ki: “Kriz birden ortaya çıkmaz, bir süreç içinde gelişir, gözle görülür, elle tutulur sebeplere dayanır. Bu durumda ortada yönetilmesi gereken bir krizden daha çok sona erdirilmesi gereken bir sistemin olduğu ortaya çıkmaktadır.”Şaban Ali Düzgün, 21.Yüzyıl İçin Din
Sonra bu tespitinin en önemli, en sağlam ve en doğru dayanağı gördüğü bir ayetin mealini sunuyor okuyucularının dikkat nazarlarına:
“insanlar hiçbir şeyin farkında değilken Allah onları yok ederek zulmetmiş değildir/ Yok oluşlarını gerektiren her şey onların gözleri önünde cereyan etmiştir.”En’am, 131
Rabbimiz, insanların aslında kendi adları gibi bildikleri gerçeklerden onlara gözlerini ve kulaklarını kapatarak yani bile isteye kaçıp uzaklaştığını da hatırlatır insanlar arasından seçip gönderdiği şerefli elçileri aracılığı ile. Kerim kitabımız Kur’an’da ilahi mesajın birçok örneğini bulabiliriz.
İşte onlardan bir demet:
“(bunu yapmakla) kendilerine bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorlardı, böylece (kalben) kör ve sağır oldular. Sonra Allah onların tövbesini kabul etti. Sonra yine çokları kör, sağır kesildiler. Allah yaptıklarını görüyor.” Maide, 120
Şu ayet, insanın evrensel hakikatleri kabul veya ret konusundaki tavrını, tutumunu ortaya koyması bakımından ne kadar ibretliktir:
“Böylece, hakikati inkâra şartlanmış olanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; zira akıllarını kullanmazlar.” Bakara, 286
***
Gün geçiyor, devran dönüyor; hakikatle aramız açılıyor, açılıyor…
İnsanlarla aramız açılıyor. Açıldıkça daha çok yabancılaşıyoruz birbirimize. Başta kendi özümüze, üzerimizde sayılamayacak emekleri olan annelerimize, ‘gömleğimi satar evladımı okuturum’ deyip her türlü çileye baştan razı olmuş fedakâr babalarımıza, kardeşlerimize, dostlarımıza… Yabancılaştıkça da kendi hakikatimizden uzaklaşıyoruz aslında.
Hakikatten her türlü uzaklaşma ve kopuş zulmün bin bir çeşidinin yeşerip dal budak salacağı en uygun iklimi oluşturuyor.
Düğünlerimiz, şenliklerimiz başta olmak üzere her türlü ilişkilerimizde ve hayatımızı çepeçevre kuşatan birçok alanda kültür değişmeleriyle gelen bu uzaklaşmayı görebiliyoruz; çünkü her şey gözlerimizin önünde biz yaşarken oluyor.
Aramız açılıyor tarihimizle, dilimizle, kültürümüzle, değerlerimizle.
Mesela dünkü hakikatimiz Üstat Necip Fazıl’ın deyişiyle “Utanırdı burnunun ucunu göstermekten sütninem” hassasiyetiydi sorulsa, artık birçoğumuzun anlamını bilmediği‘namahrem’ denilince… Zamanla bunlardan uzaklaşalı çok olmuştu da bu uzaklaşmanın mesela bir düğün veya şenlik için aynı salonda toplanan her cinsten insanın oyun havası diye dönem dönem tedavüle sokulan, her kelimesi ve her nağmesi vıcık vıcık şeytani yollara tahrik yüklü, asla türkü diyemeyeceğim, kepazelikler eşliğinde bir çılgınlık yarışına varabileceği aklımıza gelmezdi.
Şu ifrata bakar mısınız?
Lingolingo şişeler
Irakı mı içtin sen bensiz
Çamura mı düştün a densiz
Yar yar, yar yar, yar yar aman”
Baştan sona bu ve böylesi bir müzikle müthiş surette tahrik olan bir insan içip içip de kendisine otokontrol sağlamaya yarayan, onu sorumluluk sahibi insan kılan bütün bağlardan uzaklaşma isteğine kapılmaz mı?
‘Elmalı’ya ne demeli?
Amanın amanın elmalı
Yar sen nerde bulmalı
Seni bulduğum yerde
Sıkı sıkı sarmalı
Suyun insanı boğmak, ateşin yakmak gibi bir tabiatı varsa adına müzik dedikleri ses, söz ve bunlarla uyumlu ritmik hareketler bütünü olarak insanları yerinde duramaz hale getiren etkinliklerin de bir tabiatı olmayacak mı?
Velhasıl modalarla içine sürüklendiğimiz çağdaşlık modernlik dalgaları baş döndüren bir hızla uzaklaşarak geldiğimiz mekânlarda görüyoruz ki bizi daha huzurlu kılmadı. Madde planında hiçbir eksiğimiz kalmadı; ama ruhen hissettiğimiz açlık, yokluk, yoksulluk çığ gibi büyüyor.
Prof. İbrahim Kalın ‘Barbar, Modern, Medeni’ adlı kitabının bir yerinde insanın insandan, toplum ve tabiattan koparak hakikatten uzaklaşmasında her biri bir teknoloji harikası olarak sunulan ve hayatımıza dâhil ettiğimiz modern araç ve gereçlerin oluşturduğu bağımlılığın etkisine değinerek neticede hakikatle yalanı seçemez hale geldiğimizi, daha kötüsü gerçekliğin yerini simülasyonunun aldığını dile getirir:
“Her şeyi daha hızlı, tek boyutlu, yüzeysel ve tüketim amaçlı kullanan bir insanlık hali, gerçekliği sanal bir imaja çevirmekte ve doğal- insani bir var oluş halinin imkânlarını ortadan kaldırmaktadır.”
Hakikatten uzaklaşma bana göre insanın kendi doğasından yani fıtratından uzaklaşmasıdır. Fıtrat Allah’ın her daim yüzümüzü çevirmemizi emrettiği en doğru, en sağlam istikamettir. Bu, insanı kendi hakikatinde tutmaya, bu sayede iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmaya ve nihayet sorumluluk bilinci taşıyarak hesabı verilebilir bir hayatı yaşamaya talip olmasına yarayan bir alt yapı, muazzam bir donanımdır.
Uzaklaştığımız mutlu diyara, bozulmamış fıtratımıza yani kendimize bu donanımla, yeniden diriliş şuuruyla dönebileceğimizi düşünüyorum; zira her şeyin ve her şeyimizin hesabının sorulduğu bir gün olacak ve işte o gün “Hiçbir şey sorulmasın benden/Haberim yok olup bitenden” demek gibi bir lüksümüz olmayacak.
Selamların en güzeliyle…
H. Halim Kartal/23 Mart 2026
