Dilimizde birçok anlamı olan kelimelerden biridir rüzgâr.
Farsça asıllı bu kelime birlikte kullanıldığı kelimelerle mesela rüzgâr almak, rüzgârını kesmek, rüzgârdan nem kapmak, rüzgâr gibi, rüzgâr ekip fırtına biçmek, rüzgâr tutmamak ve rüzgârını bulmak gibi deyimlerle söz varlıklarımız arasındaoldukça önemli bir yere sahip olmuştur.
‘Rüzgâr’ kelimesi,Osmanlı Türkçesindeve eski edebi metinlerde bir terim olarak "zaman, devir, dönem" anlamlarında, genellikle de bir dönemin olaylarını, geçip giden zamanı ve hayatın değişen yüzünü ifade etmek için sıkça kullanılmıştır.
Baki, ünlü ‘hazan’ gazelinin bir beytinde bu kelimeyi uzak ve yakın anlamlarını düşündürecek şekilde (tevriye sanatı) kullanmıştır:
“Baki çemende hayli perişan imiş varak/ Benzer ki bir şikâyeti var rüzgârdan”(Varak: yaprak, dökülen yapraklar)
Halk edebiyatımızın ünlülerinden Kuloğlu da yaşadığı dönemde(17.yyıl) rüzgârdan yani zamanın getirdiği sıkıntılardan yahut rüzgârınıbulamamış dertlilerdendir.
“Kime söyleyeyim ben bu derdimi
Hûn ettin ciğerim deldin rûzigâr
Tebdîl ettim mekânımı, yurdumu
Yine dondan dona attın rûzigâr
Hercâî olduğun bana bildirdin
Çeşmim yaşın kanlar ile doldurdun
Niceleri şâdeyleyip güldürdün
Beni ateşlerle yaktın rûzigâr”
Kerim kitabımızKur’an’da bu kelime ‘rih’ olarak çıkar karşımıza.
“Ve Allah’la O’nun Elçisi’ne duyarlık ve bağlılık gösterin ve sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin, yoksa yılgınlığa düşersiniz; cesaretiniz sönüverir. Ve zor durumlarda sabır gösterin; çünkü Allah, zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir.”Enfal/46
Ayette geçen rih=rüzgâr kelimesi, kuvvet, yardım ve devlet karşılığında mecaz olarak kullanılmaktadır. Ruh ile aynı köktendir.
Kullanıldığı bağlama dikkat ettiğimizde rüzgârımızın gitmesinin bir başka deyişle ruhsuz kalmamızın en önemli nedeni olarakAllah’a ve resulüne karşı bağlılığımızın azalmasını takip eden ‘birbirimizle çekişme’ eylemi gösterilmiştir. Bu durumda aynı ilahi ikaz, bir şekilde kaybetmişsek eğer, yitiğimizi yani ‘rüzgârımızı nasıl buluruz?’ sorusunun da cevabıdır. O gücün, desteğin hülasa devletin devamlılığı değişmez bir ilkeye yani yasaya bağlanmıştır. İnsanlık tarihi bu yasaya uygun hareketin yahut muhalefetin acı tatlı örnekleriyle doludur.
Bugün evlerimizde, sokaklarımızda, caddelerimizde, meclislerimizde hülasa her yerde bizzat yaşayarak yahut haber alma araçlarıyla öğrenerek fark ettiğimiz huzursuzlukların, neticesi genellikle büyük kavgalara hatta birbirini öldürmelere kadar uzanabilen ‘çekişmeler’e yani ilahi yasaya muhalefete bağlı olarak doğduğunu görebiliyoruz.
Birbirimize düşüp çekiştikçe de rüzgârımız gidiyor, takatimiz kesiliyor.
Bu sabah haberler arasından bir haber bu bağlamda daha çok takılıyor dikkatime: Sakarya’da komşu iki aile arasında başlayan çekişme kavgaya dönüşünce ortalık savaş alanına dönmüş. Beş kişi ölmüş, beşi de yaralı…
Taziye için gittiğim bir mekânda sekiz on kişi var. Sözde sohbet ediyorlar. Sözler belli bir mecrada ilerleme imkânı bulamıyor. Bir arkadaş, geleneğe uyarak Kur’an’dan birkaç ayet okuyor. Okuyor kelimesi sözün gelişi; çünkü okuyanı bilmiyorum; lakin dinleyenler ilahi mesajı anlamıyorlar. Okunanlar anlamla buluşmayınca devam eden konuşmalar ‘havadan sudan’ kabilinden olmaktan kurtulamıyor.
Bir ara tanımadığım biri, yüz yıl önce dönemin İstiklal Mahkemeleri tarafından yargılayıp idam ettiği bir hoca hakkında ihtimal o gün dinlediği bir siyaset adamının ‘vatana ihanet’ etiketi yapıştırılmış beyanını hakikat diye salıveriyor çoğu birbirini ilk kez gören taziye cemaatinin arasına. Sonra üsteliyor ‘araştırıp öğrendim’ diye. Öğrendiğine göre bu hoca ülkemizin anahtarını İngilizlere altın tepsi içinde sunulmasının en iyi çözüm olacağı gibi bir sözün sahibiymiş! Ardından da hızını alamayarak müteveffanın ardından o bilindik yoruma ulaşıyor: Hoca böyle yaparsa…
Ortamla hiç alakası olmayan bu tuhaf çıkışa kimse bir mana veremiyor, az önce Kur’an okuyan arkadaş dâhil kimsebir şey söylemiyor; fakat canım da fena halde sıkılmasına da mani olamayarak şunları sorma ihtiyacı duyuyorum: Araştırdığına göre bilgi kaynağını öğrenmek hakkımızdır, söyleyebilir misiniz? Sonra bahsettiğin kişinin şimdi ve burayla ne alakası var? Tam olarak söylemek istediğin nedir? Amacın ne? Sonra duyduğu her şeye inanması kişiye zarar olarak yetmez mi?
Bir kere hakikatin uzağına düşmeyegörsün insanlar... Düştüler mi doğru bilinen yanlışlar ile yanlış bilinen doğrular arasında sallanıp dururlar. Allah ve Elçisi’nin hakemliğine müracaat etmek gibi bir güzel haslet de kaf dağlarının ardına sürgün edilmişse, artık bağlandığı mezhebine, meşrebine, şeyhine veya partisine göre en kolay ulaştığı bilgiyi mutlak hakikat olarak dayatmaya bakıyor karşısındakine. Başlıyoruz temelsizce çekişmeye. İşte rüzgârımız o zaman gidiyor.
Çaremiz, kaybettiğimiz ruhumuzu yani rüzgârımızı yeniden bulmada.
Bulabilirsek ne mutlu bize!
Selamların en güzeliyle…
H. Halim Kartal/07 Nisan 2025
