6 Nisan 2026, Pazartesi
13:15
23.07.2025
MANSET_ALTI Reklam Alanı

Acılar, sevinçler, özlemler, gurbetler ölümler gibi insanlık hallerinin hemen her türlüsünü sadece dört mısra ile anlatıveren saklı inciler gibi ne güzel, ne anlamlı manilerimiz vardır çeşit çeşit!

        Bugünkü yazıma seçtiğim başlık, işte onların binlercesinden bir tanesine ait olup asıl söylenmek istenene hazırlık görevi taşıyan ilk mısradır ki malumunuz olduğu üzere tamamı neredeyse bir hikâyedir…

        ‘Hey dağlar, ulu dağlar

        Çeşmeli sulu dağlar

        Burda bir yiğit ölmüş

        Gök gürler, bulut ağlar’

        Halkımız, duygularını, düşüncelerini manilerle anlatmakta oldukça mahirdi. Adsız yaratıcıları genellikle kadınlardı manilerimizin. Türkülerimizin çoğunun dikkat edilirse mani biçiminde oluştuğu görülür.

        Ölüm temasının anlatıldığı bu manideki örgüye, söz inceliğine bakar mısınız? Gök gürültüsü ve ardından gelen sağanak gibi doğal bir durum acı bir olayla ilişkilendirilerek ustalık göstermeden ustaca anlatılıyor. Söz yerini buluyor, ağır bir taş gibi orada varlığını adamakıllı hissettiriyor.

        Savaşlarla yaşanan felaketler, trajediler kitleselleştikçe algılarımız da değişiyor… Her günün sıradan olayları halinegelip sıradanlaşıyor, sonra her şeye olduğu gibi acılara da alışıyor yahut alıştırılıyoruz; alıştıkça da anlamını, önemini yavaş yavaş yitiriyor.

        Elbette ateş düştüğü yeri yakıyor; lakin dakika geçmeden başka yerlerden gelen yeni yangın haberleri ateşlerin ilk düştüğü yerlerdeki etkileri azaltıyor, inanılmaz bir hızla unutturuyor.

        Büyük acılara dikkat çeken onca insan, yaşanan her acının ardından neler neler söylüyor; fakat iğdiş edilen dikkatlerimizle bunları gerektiği şekilde anlayıp idrak etmenin çok uzaklarında kalıp hiçbir şey olmamış gibi oynamaya, oyalanmaya devam ediyoruz.

        Mesela Gazzelilerin yıllar yılı yaşadıklarınıNihani mahlasıyla dile getiren Saadettin Yıldız’ın şiiri bunlardan biri. Duyduk mu? Emin değilim.

        “Ne suyum var, ne içmeye tasım var

Ne çığlığım kaldı, ne de sesim var

Doğduğumdan beri her gün yasım var

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

        Şiddetli acıdan güldün mü sen hiç

Ölmeyi kurtuluş bildin mi sen hiç

Günde onlarca kez öldün mü sen hiç

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Kundakta dünyaya küsmek ne demek

Öfkeden çeneyi kasmak ne demek

Narkoz yokken bacak kesmek ne demek

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Saçlar nasıl bir gecede ağarmış

Bir ölüden çocuk nasıl doğarmış

Bir mezara kaç cenaze sığarmış

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Gün olur yaşayan ölüler kokar

Bir damla gözyaşı cihanı yakar

Bir duruş, bir bakış kaleler yıkar

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Sürekli acıyla kul sınanır mı

Toprak ki, kan ile hiç sulanır mı

Şehidi olmayan ev kınanır mı

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Yiğit eğilmezse kırarlar elbet

Yoluna bin tuzak kurarlar elbet

Susandan da hesap sorarlar elbet

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Bütün dünya sağır, lal olmuş dili

Meydanı boş bulmuş iblisin dölü

Onuru ne bilir yaşayan ölü

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin

 

Yeryüzü çağırır kıyametini

Sorarlar herkesten hıyanetini

Gazzeli korudu emanetini

Sen gazeli değilsin ki bilesin

 

Nihanî dil aciz yürek sesine

İnsan olmayanın Gazze nesine

Onlar yürüdüler aşk ülkesine

Sen Gazzeli değilsin ki bilesin”

 Dağlarıyla-ovalarıyla;  şimdilerde duvaklarını giyinmiş ağaçlarıyla- taşlarıyla; bulutlarıyla- yağmurlarıyla tabiat her an insana tabiatını, yani fıtratını hatırlatıp duruyor. O sayede iyiyi kötüden, adaleti zulümden ayırabiliyoruz.

        Yüce Rabbimiz buyurur ki:

        “İnsanlar hiçbir şeyin farkında değilken Allah onları yok ederek zulmetmiş değildir/ Yok oluşlarını gerektiren her şey, onların gözleri önünde cereyan etmiştir.”En’am 131

        Selamların en güzeliyle…

        Hacı Halim Kartal/06 Nisan 2026

ICERIK_ARASI Reklam Alanı
SOL1 Reklam Alanı

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

MOBIL_UST Reklam Alanı
ALT1 Reklam Alanı