Acılar, sevinçler, özlemler, gurbetler ölümler gibi insanlık hallerinin hemen her türlüsünü sadece dört mısra ile anlatıveren saklı inciler gibi ne güzel, ne anlamlı manilerimiz vardır çeşit çeşit!
Bugünkü yazıma seçtiğim başlık, işte onların binlercesinden bir tanesine ait olup asıl söylenmek istenene hazırlık görevi taşıyan ilk mısradır ki malumunuz olduğu üzere tamamı neredeyse bir hikâyedir…
‘Hey dağlar, ulu dağlar
Çeşmeli sulu dağlar
Burda bir yiğit ölmüş
Gök gürler, bulut ağlar’
Halkımız, duygularını, düşüncelerini manilerle anlatmakta oldukça mahirdi. Adsız yaratıcıları genellikle kadınlardı manilerimizin. Türkülerimizin çoğunun dikkat edilirse mani biçiminde oluştuğu görülür.
Ölüm temasının anlatıldığı bu manideki örgüye, söz inceliğine bakar mısınız? Gök gürültüsü ve ardından gelen sağanak gibi doğal bir durum acı bir olayla ilişkilendirilerek ustalık göstermeden ustaca anlatılıyor. Söz yerini buluyor, ağır bir taş gibi orada varlığını adamakıllı hissettiriyor.
Savaşlarla yaşanan felaketler, trajediler kitleselleştikçe algılarımız da değişiyor… Her günün sıradan olayları halinegelip sıradanlaşıyor, sonra her şeye olduğu gibi acılara da alışıyor yahut alıştırılıyoruz; alıştıkça da anlamını, önemini yavaş yavaş yitiriyor.
Elbette ateş düştüğü yeri yakıyor; lakin dakika geçmeden başka yerlerden gelen yeni yangın haberleri ateşlerin ilk düştüğü yerlerdeki etkileri azaltıyor, inanılmaz bir hızla unutturuyor.
Büyük acılara dikkat çeken onca insan, yaşanan her acının ardından neler neler söylüyor; fakat iğdiş edilen dikkatlerimizle bunları gerektiği şekilde anlayıp idrak etmenin çok uzaklarında kalıp hiçbir şey olmamış gibi oynamaya, oyalanmaya devam ediyoruz.
Mesela Gazzelilerin yıllar yılı yaşadıklarınıNihani mahlasıyla dile getiren Saadettin Yıldız’ın şiiri bunlardan biri. Duyduk mu? Emin değilim.
“Ne suyum var, ne içmeye tasım var
Ne çığlığım kaldı, ne de sesim var
Doğduğumdan beri her gün yasım var
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Şiddetli acıdan güldün mü sen hiç
Ölmeyi kurtuluş bildin mi sen hiç
Günde onlarca kez öldün mü sen hiç
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Kundakta dünyaya küsmek ne demek
Öfkeden çeneyi kasmak ne demek
Narkoz yokken bacak kesmek ne demek
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Saçlar nasıl bir gecede ağarmış
Bir ölüden çocuk nasıl doğarmış
Bir mezara kaç cenaze sığarmış
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Gün olur yaşayan ölüler kokar
Bir damla gözyaşı cihanı yakar
Bir duruş, bir bakış kaleler yıkar
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Sürekli acıyla kul sınanır mı
Toprak ki, kan ile hiç sulanır mı
Şehidi olmayan ev kınanır mı
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Yiğit eğilmezse kırarlar elbet
Yoluna bin tuzak kurarlar elbet
Susandan da hesap sorarlar elbet
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Bütün dünya sağır, lal olmuş dili
Meydanı boş bulmuş iblisin dölü
Onuru ne bilir yaşayan ölü
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin
Yeryüzü çağırır kıyametini
Sorarlar herkesten hıyanetini
Gazzeli korudu emanetini
Sen gazeli değilsin ki bilesin
Nihanî dil aciz yürek sesine
İnsan olmayanın Gazze nesine
Onlar yürüdüler aşk ülkesine
Sen Gazzeli değilsin ki bilesin”
Dağlarıyla-ovalarıyla; şimdilerde duvaklarını giyinmiş ağaçlarıyla- taşlarıyla; bulutlarıyla- yağmurlarıyla tabiat her an insana tabiatını, yani fıtratını hatırlatıp duruyor. O sayede iyiyi kötüden, adaleti zulümden ayırabiliyoruz.
Yüce Rabbimiz buyurur ki:
“İnsanlar hiçbir şeyin farkında değilken Allah onları yok ederek zulmetmiş değildir/ Yok oluşlarını gerektiren her şey, onların gözleri önünde cereyan etmiştir.”En’am 131
Selamların en güzeliyle…
Hacı Halim Kartal/06 Nisan 2026
