Siyonizmi var eden emperyalizmin tam donanımlı canavarı ABD,nin Venezuela problemini pardon petrolünü, bir gece yarısı operasyonuyla bu ülkenin seçilmiş devlet başkanını evinden alıp tutuklamak gibi bir yöntemle hallettikten sonra yanına emek emek yetiştirip büyüttükleri terör devleti İsrail’i de alarak oradan hızlı bir şekilde körfeze yöneldiğini izlemiştik.
Sırada İran vardı ve Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya götürdükleri demokrasiyi, gerici mollaların yönettiği İran’a da acilen götürmeleri gerektiğine inanıyorlardı; çünkü halk, yıllardır özlemle kendileri gibi medeni(!) kurtarıcıları bekliyordu.
Ramazan günlerinden bir günün sabahı (28 Şubat) bütün güçleriyle çullandılar mollaların üstüne. İlk hedefleri bu ülkenin çok tehlikeli gördükleri liderleriydi. Nitekim işe oradan başladılar. Lideri, ailesini ve kurmaylarını, toplantı halinde oldukları bir anda vurmak suretiyle koca bir ülkenin halklarına bekledikleri yardımın geldiğini duyurdular. Sonra körfeze yığdıkları savaş makinelerinden ve koruyucuları olduklarına inandırdıkları bölge ülkelerindeki üslerinden ölüm yağdırmaya başladılar. Öyle ya, demokrasi getirmelerinin kanlı- dumanlı, barutlu- tabutlu bedelleri olurdu her yerde. Burada da olan buydu işte. Şehirler, okullar, hastaneler, camiler, evlervurulabilirdi; vurdular. Buralardan ateş edebilirdi düşman(!) Hele ki çocuklar terörist eylemlerde bulunabilirlerdi(!)
Mübarek Ramazanın son günlerini yaşıyoruz. Filistin’de, Gazze’de sağlam ev kalmadı, naylon çadırlar bile güvenlik endişesiyle bombaların hedefi olabiliyor. Kudüs işgal altında, Mescid-i Aksa’nın kapıları kilitlenmiş. Lübnan bombalanıyor, şehirler harabelere dönüyor; her taraftan üzerine ölüm yağdırılan ülkeden kaçabilenler canlarını kurtarmaya çalışıyor.
Haberciler, İran’ın bombalanan şehirlerini sayarken dikkatim, muhayyilem özellikle Tahran, Hemedan, Isfahan’dan çok Şiraz ismi üzerinde yoğunlaşıyor. Şiraz ismi zihnimde Farsçanın klasiklerinden Hafız ile birleşiyor, yüzyıllar öncesinin gül bahçeleriyle ve halılarıyla meşhur tarihi mekânlarında hüzünlü bir yolculuğa çıkıveriyorum.
Yahya Kemal Beyatlı, ‘Rintlerin Ölümü’ şiirinde şöyle anmıştı Hafız’ı:
“Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle”
***
Geçen gün İstiklal Marşı’mızın TBMM’de kabulünün yüz beşinci yıl dönümüydü. Bayram arifesinde de İstiklal şairimizi ve tüm şehitlerimizi Çanakkale Zaferi’mizin yüz on birinci yıl dönümü vesilesiyle bir kere daha rahmetle, şükranla anacak, bayrama da nasip olursa gene benzer duygularla oldukça buruk gireceğiz.
Buruk gireceğiz; çünkü coğrafyamızın kan revan görüntüsünde Çanakkale’den bu yana değişen bir şey yok. Yüz on bir yıl öce Çanakkale Boğazı’nı geçmek için zorlayan Haçlı donanması gene bölgemizde, bir başka boğazda, Akdeniz’de, Hürmüz’de çünkü.
M. Akif merhum; Çanakkale’de yaşanan dehşeti anlatırken
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir, savrulur enkaz-ı beşer!” demişti; görüyoruz ki değişen pek bir şey yok, ufuklar aynı. Yüreğimiz ezim ezim ezilirken bir Ezineli Yahya Çavuş arıyoruz; yok…
İstiklal Marşı’nda şairin tek dişinden tanıttığı canavar ne müthiş bir resimdir! Bu bela, aslında kendilerinden aşağı gördükleri ırkları ‘barbar’ ilan ederek onları medenileştirme gibi ‘kutsal’ bir görevle yükümlü oldukları safsatasıyla peşin düşman gördükleri ‘öteki’ne her türlü vahşeti yapmaya hakları olduğuna inanan Batılıların maskesiz yüzleridir. Yahut Ahmet Arif’in ‘Adiloş Bebe’ şiirinde saydığı haşerat…
“Bunlar engerekler ve yılanlardır,
Bunlar ekmeğimize aşımıza göz koyanlardır
Tanı bunları, tanı da büyü!”demişti hani.
Birkaç gündür Cumhurbaşkanı sözcüsü Prof. İbrahim Kalın’ın ‘Barbar, Modern, Medeni’ adlı kitabını okuyorum. Kitabın alt başlığı Medeniyet Üzerine Notlar; ama adım başı insana ürperti veren ne acayip notlar! Sayın Kalın, bu canavarı sırtlanlara bile rahmet okutturacak kadar vahşileştiren sosyolojiyi, bilimsel bir çalışmayla bizim göremediğimiz birçok yönleriyle sermiş gözlerimizin önüne. Okudukça Akif’in tek dişinden tanıttığı canavarın kimliğini, bu kimliğin ardındaki zihniyeti düşündüm.
Giriş bölümünde son iki asırdır gündemden düşmeyen ‘medeniyet’ kavramının çok istismar edildiğini belirten yazara göre ‘savaş çıkarmak isteyenler de barış yapmak isteyenler de aynı kelime üzerinden teoriler, stratejiler, söylemler, politikalar üretebiliyorlar.’
İbrahim Bey, eserinde özetle dinamik bir yapı olan ‘medeniyet’ kavramının asırlar boyunca geçirdiği değişimleri ve Batı düşüncesindeki aslî manasından zamanla uzaklaştırılarak sömürgeciliğin öncü kuvveti olarak kullanılmasını, Batı’da 19. yüzyılın sonundan itibaren görülen ‘insanat bahçeleri’ rezaletlerine kadar ayrıntıları örnekleri ile anlatıyor. Medeniyet, barbarlık ve modernite arasında asırlar boyunca kurulan bağlantıları naklederken barbarlığın ‘modernleşme’ ve ‘ilerleme’ adına aldığı yeni şekillerini, ‘medeniyet’ kavramının tekrar inşasının artık bir zaruret hâline geldiği gerçeğini gözler önüne sererek ‘Batı’nın medeniyet adına söyleyecek sözünün tükendiğini, İslâm dünyasının ise söyleyeceği sözü aradığını’ ifade ediyor.
Mesela Medenlik, İlkellik Barbarlık başlıklı bölümde John StuartMil’den aktardığı ‘despotizm’ tanımı bu zihniyetin ipuçlarını gösteriyor:
“Despotizm, barbarlara yönelik muamelede meşru bir yönetim şeklidir.” Sh.73
Akif merhum, şu beytinde gösterip buna karşı bizleri ciddi bir tavır almaya çağırdığı da gerçekte ‘medeniyet’ maskesi arkasındaki bu tek dişi kalmış canavardan başkası değildir:
“Medeniyet denilen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!”
O canavar ki...
“Darvinizm’in ortaya attığı ‘doğal seleksiyon’ fikrine göre sömürgeci bir gücün tasallutu altına girmek biyolojik açıdan ‘zayıf’ olan ırkların kaçınılmaz kaderidir.
O canavar ki…
“Fransız evrimci Gustav Le Bon, konuyu yani sömürüyü yani güçlünün güçsüzü yok etme hakkı olduğunu tarihi bir zaruret, ırk üstünlüğü ve biyolojik bir kader meselesi olarak görür ve der ki: “Avrupalılar; kültür ve medeniyet adına hiçbir şeye sahip olmayan Doğululara ve tamamen geri ve aşağı halklara yönelik olarak “medenileştirme eylemini” gerçekleştirmek zorundadırlar.”Sh.81
Yere batsın medeniyetiniz be! Medeniyet kim, siz kim?
Oysa medenileşme İbrahim Bey’in ifade ettiği gibi değer ve inan merkezli bir süreç.
O değer bugün, yarın ve daima güce değil Hakk’a tapmak, hakkı tutup kaldırmaktır.
Yolumuza ışık olanlara selam olsun!
Rabbim idrak edeceğimiz Kadir Gecesinin de sahip olduğumuz nimetlerin de kadrini bilenlerden eylesin.
Müslümanların sevinç günleri olan bayramı, A. Haşim’in seccadeye benzettiği Acem bahçelerinde fillerin tepişmesiniizleyerek geçirmek ne hazin! Hayırlı bayramlar efendim.
Selamların en güzeliyle…
H. Halim Kartal/16 Mart 2026
