Kaç saattir açık olduğunu unuttuğum televizyonda bir alt yazı:
Ortadoğu’da savaşın onuncu günü…
Kanalın farklı merkezlerdeki muhabirleri bulundukları yerlerden yeni gelişmeleri yeni görüntülerle aktarıp duruyorlarizleyicilerine. En sinir bozucu bulduğum ABD’den aktarılanlar. Oradaki muhabir bu ülke başkanının İran’ı tehdit içerikli her saat değişen mesajlarını duyuruyor. En yenisi şu: “Yeni lider bizden onay almazsa vadesi uzun olmaz!” Dün, sorun bu ülkenin nükleer silah peşinde olmasıydı. Irak’a da kimyasal silahlara sahip oldukları gerekçesiyle saldırmışlardı. Gözünü her nereye dikmişse namluları oraya çevirmek için kendince haklı bir gerekçe icat ediveriyorlar.
Nerede bir enerji kaynağı var da oranın yöneticileri bu imkânlarını emperyalistlerin serbestçe kullanımına açmazsa terörist sayılarak çöküyorlar üzerlerine. Gerekçe hazır: Suyumu bulandırıyorsun.
Gazze’de viran eylemedik hane bırakmadan oluk oluk kan akıttılar. Batı Şeria’da işgaller, talanlar, keyfi tutuklamalar, öldürmeler devam ediyor. Lübnan artık ABD destekli Siyonistler için bir atış poligonu. Şimdi İran şehirlerinden de Gazze benzeri görüntüler…
Zulüm kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun insanlık vicdanında zalime karşı ciddi bir infial olmuyorsa bir kıymetimiz olmayacağı için, kıyametimiz de yakın demektir.
Domuz dediğime bakmayın, ırklarla, türlerle bir sorunumuz olamaz. Adı Yahudi, Ermeni, Yunan Bulgar, İngiliz, Fransız, Moskof yahut başka bir şey olması önemli değil. Sorun zihinlerde, zihniyetlerde. Yoksa Allah’ın yarattıklarına kafa tutmak olur bir ırkı veya bir hayvan türünü potansiyel suçluymuş gibi görmek. Dahası haksızlıktır.
Günlerdir Siyonist Evangelist Yahudi kelimeleri dilimizden düşmüyor. Böyle giderse düşecek gibi de görünmüyor. Konuşa konuşa da bilinçaltımızda bu ırkın mensuplarına karşı yıkılmaz kin ve nefret kaleleri yerleşiyor. İsmini işitmek bile tansiyonumuzu yükseltmeye yetiyor. Oysa sorun Yahudi değil Yahudilik, Ermenilik yahut daha amiyane bir tabirle domuz değil, domuzluk. Bilinçaltımıza yerleşen şekliyle her türlü alçaklığın karşılığı olan Yahudilik veya Ermenilik onlara ait bir özellik midir? Her ırkın mensupları içinde daha beter şenaatleri işleyebilenler yok mudur?
Mesela Osmanlı Devleti’ni ‘hasta adam’ makamında görüp kendilerini olası bir ölümün ardından en meşru ‘varis’ hayallerine kaptıranların, hastanın ölümünü çabuklaştırmak için içimizdeki Ermenileri silahlı isyana azmettirmelerinin Ermenilikten aşağı kalır bir tarafı var mıdır? Yüz yıl önce yüz yıl sonra... Eli kanlı katillerin harap ettikleri mülklerin, döktükleri kanların hesabını bilen var mıdır? Yüz yıl önce milletimizin üzerine çullananların iştahları Papanın işaret fişeğiyle yeniden kabarmışa benziyor. Olan budur ve bir ad koymak gerekirse yapılan siyasi ‘domuzluk’ tan başka bir şey değildir asıl mesele göründüğü kadarıyla.
Bazılarının bazı şeyleri domuzluğuna yaptıkları, gerçekleri domuzluğuna çarpıttıkları, şeytanlara kuyruklarıyla yol gösterenler kendileri iken ötekileştirdiklerini suçlamaları o kadar aşikar ki... Tıpkı şu meşhur fıkrada olduğu gibi:
Hani bir kışlada komutan askeri ve yaşadığı mekânları denetlemektedir. İşte bu denetleme esnasında bir koğuşta o yaşına kadar görmediği bir durumla karşılaşır. Askerlerden birin yatağının başucuna bir çerçeve asılıdır ve çerçevedeki resim de teftişi yapan komutanın kendisidir. Komutan bu durumdan oldukça memnun bir gururla sorar: Evladım bu resmin kime ait olduğunu biliyor musun? Askerin bakışları komutanla çerçeve arasında bir süre gidip gelmiş ve komutanı sorduğuna soracağına bin pişman eden şu cevabı verir: Komutanım resmin kim olduğunu biliyorsun da bana domuzluğuna soruyorsun!
Bir Cihan Harbi’nin şartlarında iç istikrarını sağlamak üzere aldığı bazı tedbirler sebebiyle suçlanacak biri olsa bile Osmanlı, onu suçlayanların sicillerinin tertemiz olması gerekmez miydi? Anadolu’ya, harim-i ismetimize uzanan el kimin eliydi? Adana’da, Gaziantep’te, Kahramanmaraş’ta, Şanlıurfa’da; Artvin’de, Erzurum’da, Kars’ta ne işleri vardı? Antep’te korkudan bir değirmene sığınan çocukları bile hunharca katleden katran karası bir zihniyet nasıl olur da hesap sorma, suçlama mevkiinde olabilirdi? Oluyordu işte; bunda yadırganacak bir şey yok aslında. Tabiatlarının gereğini yerine getirmeye çalışıyorlar sadece. Bu millet Moskof’undan- Yunanından, Bulgar’ından- Sırp’ından, Fransız’ından-İngiliz’inden nice mezalim gördü, neler neler kaybettiği halde, Ermeniliği yaşama biçimi haline getirenlerin yaptıklarına tenezzül etmedi, vakarından bir şey kaybetmedi.
Mehmet Akif Ersoy’un Hakkın Sesleri’nde tasvir ettiği bir tablo vardır 1913’te yaşanan Balkan faciaları ile ilgili. Bunu domuz yapabilir mi? Lakin amaç domuzluksa pekâlâ mümkün hale gelebiliyor.
“Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki! ..
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn...
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler!
“Medeniyyet” denilen vahşete lâ’netler eder.
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş, nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;
Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!
Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkâz-ı beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perîşan bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Dünyanın kaç bölgesi asırlar içinde kaç defa şiirde anlatılanlardan bin beterine şahit oldu, olmaya da devam ediyor. Şimdi dünya yüzünde küçücük bir menfaatleri için her yolu mubah, her canlının kanını kendileri için helal gören bir zihniyet, domuzluk değil de nedir?
Mübarek Ramazan’da hiçbir tarafından bağlandığını göremediğimiz şeytanlara şöyle okkalı bir taş da bizim atmamız yahut en azından yüzüne tükürmemiz gerekmez mi?
Selamların en güzeliyle...
Hacı Halim Kartal/09 Mart 2026
