grandbetting

Ümmühan DÜNDAR

HAKÎKÎ BİR DÜŞE, ‘YÜREK’LE EMEKLE!

Gökyüzü mavisine çalan soluk renkli lakin ipeğimsi parlaklıkla hala ışıldamaya devam eden emektar örtülü masasına oturmuş, ufak bir fiile şartlanmış gıcırdama sesinden ilk geldiği günkü kadar irkilmemişti. Örtüsünün soluk rengine şimdiye dek bu kadar dikkat kesilmemişti. Her gün bitiminde koparılan takvim yaprağıyla gökyüzü mavili emektar masa örtüsü de zamandan payını almıştı elbette. Tıpkı çiçeği burnunda bir öğretmenken zaman sermayesinden koparılan üç yılın sonunda toyluğunu bir tarafa bıraktığı, doludizgin bir muallimeliğe kendini kaptırdığı gibi. Sınıfındaki tebeşir tozunu son kez teneffüs edeceğini bilmenin hüznüyle yine vakur bir o kadar da mütevazi bir eylemle ilerletmişti adımlarını. Çene kemiğine sağ elini yumruk yapıp destek olurken, erguvana bürünen sınıfının her karışını ilmek ilmek seyretti olanca pürtelaşıyla. Her köşede toy bir gölgenin akisleriyle buluştu, her duvar pürüzünde uçmak için emekleyen gayelerin parmak izlerine rastladı. Kurmak için can attığı cümlelerinin dolaylı tümleçlerini köhnemek üzereyken cilası çekilmiş bu sıralarda bulmuştu. Yüklemini tamam edebilmek için mahfi kalmayı arzulamıştı hep, gizli bir özne gibi. Bol azim, çokça vefa bir de umut katık etmişti nesneden heybesine. Zaman zarfınıysa hep idareli kullanmıştı külfetli olduğundan.         

Daha sonra yüreklerine kanat takmak için zaman kollayan bakışlarla kesişmişti gözleri. Bu, sınıfa ilk girdiğinden beri değişmediği tek şeydi; bakışlarında hemdem olmak yüreklerin. Alabildiğine topladı sınıftaki bütün bakışları özlemle anacağını hatırlayarak. Sonra orta sırada buğulanmış bir çift dirheme rastladı bakışları, Ârif’e. Buğusu Refika Öğretmeni’nin vedasından, bakışının keskinliğiyse bütün laciverdiliğiyle bir edipliğinden kaynaklanıyordu. Kendisi pek mühimsediğini belli etmese de zevkle karalıyordu satırları. Mahlası ‘edip’ti zaten sınıfta. Refika Öğretmeni sınıftaki bütün parlak bakışlara rağmen keşfetmişti onu ve bu mahlası o vermişti ona.

 

Anılarının rayihası tutmuştu gözlerinin buğusunu. Kopardığı takvim yapraklarını bir bir bütün ederek üç yıl öncesine, toyluğunun buhurunu yudumlayarak gitmişti ufak bir gülümsemeyle. Refika Öğretmen bütün çiçeği burnundalığıyla sırtlamış bütün memleket havasını, doğru özlem kokan şehir terminaline. Ana-babasının hasretle buğulanan gözleriyle dertleştikten sonra emek kokan ellerinde bulmuştu soluğunu. Duasını, memleketinin nefesini bir de maziden tırtıkladığı birkaç hatırasını koymuştu sonbahardan nasibini almış yaprak rengindeki valizine. Sayılı tutkularından biri olan cam kenarı sefasında buğuladığı cama birkaç satır karalamak pek de zevkliydi kendince. Bu sefer ki cam kenarı sefasında bütün memleket havasını solurken buğulanan camı, kıtı kanaat ettirmeye çalışan babası ve sevgisini çocuk yüreğine katık etmek için didinen anasıyla vedalaşmak için silmişti bu sefer.

Anadolu’nun ince kıvrımlı tozlu yollarından yamacında yılkı atlarının koşuşturduğu bir köye uzanmıştı güzergâh. Bu köyde ideallerin soluğuna nefes olacak, gayelerin yudumlanışını izleyecekti artık Refika Öğretmen. Güzü olabildiğine içine çekmiş bir mevsimin sükûneti her yaprak çıtırdamasında bozuluyordu. Dağlar bütün eflatuniliğikuşanmışçasına soğuğu andırıyordu. Dik yamaçlarında adım adım ufka yaklaştığı zannedilirdi. Köyün toprak yolunda uzanırken lojmana, her on adımda bir karşısına çıkan taştan evlerin pencere pervazlarındaki menekşelerin kokusunu içine çekiyordu. Memleketinin havasını gezdirdiği ciğerlerini menekşe rayihalarıyla doldurmak istiyordu, olur da yarım günü aşkın yolculuğun sersemliğini alır diye. Hayalinde yer edindiği coğrafyanın yollarını adımlıyordu şimdi pürtelaş bir heyecanla.

 Devamı gelecek…

Diğer Makaleler