Ümmühan DÜNDAR

AVUÇLA YÜREĞİNİ, DÜŞ PEŞİNE BİR HAKÎKÂTİN

 

 

Erguvanî bir bulut sürüsüyle demlenen ikindi aydınlığının kırık huzmeleriyle parlayan parkelerde ağır ağır adımlıyordu. Ağır adımın manası ona göre; okkalı bir yüreğin, onca hengamenin pürtelaş savruluşlarında şahsına münhasır bir eylem sergilemesiydi. Takvim yaşı onun için günaşırı koparılan bir yapraktan öteye gitmiyordu. İnsan ifâ edilecekse yaşıyla değil de yüreğiyle hakikatin yolunda ne kadar adım sarf etmişse misliyle ifâ edilmeliydi. Ne bir eksik ne bir fazla… 

 

Derken bir bank çarptı gözüne, yapraklarında akislerin göz kırptığı ihtiyarın yanına sinmiş şekilde. Yeni çekilmiş cilasıyla sanki geçen mevsimde köhneyen bank değilmiş gibi duruyordu. Cila vurmak mühim de kendiliğiyle hemhâl olan cilayı vurmak ayrıca mühimdi. Neyse ki sıyrıldı bu feylesof düşüncelerinden. Sıyrılmasa, bütün müphemliği kuşanmış bu fikirlerin derinliği, alıp götürürdü benliğini bir şair ülkesine. Beynini kemirmesine razıydı ama kepenkleri indirmeliydi şimdilik. Elinde sımsıkı kavrayıp, ücra bir köyün uzaklığını buram buram soluduğu bir mektubu okumak için tâkât yetiremiyordu artık merakına. Mektup doğunun buğulanmaya yüz tutmuş bir köyünden geliyordu, Raşit’ten. Heyecanının ellerinde cirit atmasına rağmen bir çırpıda açıverdi mektubu. Mektubun bir yığın mesafeyi iki satır için kat ettiğini görünce az ve öz söze verdiği kıymet daha bir körükleşti. Gözlerinde yakamoz oluşturan iki satırsa şuydu: 

 

“Huzmeden şehrâyine yürüyeceksen eğer bir vakit, 

 

Evvela mihengini oturt kaleminin ve avuçla yüreğini, düş peşine bir hakîkâtin.” 

 

Gözlerini ufka mıhlayan 25 yıl öncesine ait ilk öğretmenlik anısıydı. Beliren yakamozlarsa, heybesinde biriktirdiklerinin emaresiydi. 

 

 Okulunu yeni bitirmiş olmanın sevinci ve atama telaşı ile duygu cümbüşünün arasındaydı Mehtap Öğretmen. Neyse ki atandığınız kurum yazısını görünce bir nebze ferahladı. Fakat sonuç belgesini defalarca okuduktan sonra bu ferahlığa erişti. Hatta ailesini bezdirdi kontrol ettireceğim derken. İyi hoş da, atandığınız kurumun karşısında doğunun çok ücra bir köşesinde olan Vefa Köyü yazıyordu sanırsa. İrkilmedi değildi hani, burayı yazmış olmanın tereddütünü yaşayarak. Bu tereddütten sıyrılarak en sonunda silkindi bütün bu düşüncelerden. Yolcu yolunda gerekse vakit az, yol uzun demeden yolda olmalıydı. 

 

Birkaç gün sonra, tüm kış boyu, doğunun sert karasalıyla bütünleşecek biçimde hazırladığı bavuluyla otobüste buldu kendini. Ebeveynlerinin memleket kokulu ellerine sarılıp oturmuştu bir cam kenarına. Geride bıraktıklarına el sallarken dondurmak istercesine vakti, buğulanan camı fark etti en sonunda. Ve bir kalp çizdi, içine de kanat çırpmak için zapt ettiklerini koydu. O gitmiyor ya da gitmek istemiyordu da geride bıraktıkları geride kalmayı seçtiği için ilerliyormuş gibi oluyordu sanki. En azından cam kenarında böyleydi. Cam kenarından seçmecelerini bir bir kurcalarken gideceği coğrafyanın ahvâlini sadece hayalinde kurduğu kadar bilmek istiyordu.  

 

 

 

Devamı gelecek… 

 

Diğer Makaleler