Ümmühan DÜNDAR

AVUÇLA YÜREĞİNİ, DÜŞ PEŞİNE BİR HAKÎKÂTİN 2

Derken yarım günü aşkın bir yolculuğun sersemliğiyle indiği terminalde, sabahın serin nefesini çekti iliklerine. Âşina olmak istercesine kurduğu hayali arzulamak istiyordu lâkin karşısında bir yığın yabancılığı yutkunuyordu durmadan. İdealist ve çiçeği burnunda bir öğretmen olduğunu hatırlayarak kendine bir cesaret kuşandı. Vefa Köyü’ne gidecek bir otobüs sordu. Aksanıyla terminaldeki görevli tarafından öğretmen olduğu anlaşılıyordu. “Hocam” hitabını ilk burada duyuyordu ve insanların kendisine biçtiği kıymeti büyük bir onur olarak taşımaya buradan başlıyordu denebilirdi belki de. Köhnemek üzere olan, her viteste ağır mazot kokusuna bürünen bir otobüste soluğu aldı. Bir sergüzeştin en mürekkebi hâline banarcasına, köyü kırlangıç kanadında geziyormuş gibi kuşbakışı görebiliyordu. Göze ilk çarpan yamaçlardaki kardelenlerdi. Yolun kıvrımlarında köyün keşfine çıkmışken otobüs lojmanın önünde durdu. Demek yeni malikane burasıydı artık.

Her zamanki ağır adımlarıyla toprak yolda horozların ötüşü eşliğinde ilerliyordu. Tam o sıra kasketli ve ceketli bir adam koşar adım yaklaştı. Köyün muhtarıymış, hoş bir selamlıkla mahcup bir şekilde selamladı öğretmeni ve anahtarı uzattı lojmanın. Buyur etti, her ne ihtiyaç olursa olsun elden geldikçe âmâdeliğini sunmaya hazır olduklarını belirtti.

Tahta sürgülü kapıya doğru uzandı ve kilidin çevrilmesiyle beraber gıcırdayarak bir mahzen açıldı sanki. Yeni coğrafyaya ve yeni mekana buyretti benliğini bütün ev sahibesiyle. Beyhûdeydi artık geriye bakıp hayıflanmalar. Önünde uhdesinden gelmesi gereken bir yığın merhâle duruyordu.

Ertesi gün okula yeni başlayan bir çocuk heyecanıyla düştü okul yoluna. Bir eksikle… Bu sefer elinden tutup okula götüren kocaman yürekler, kendisinin de artık kocaman fakat toy bir yürek olduğunu söyleyerek okula ferdî bir adım atabileceğini belirtmişlerdi. Okulun basamaklarını ciddi bir nefesle kavradı ve sınıfının kapısına bir kâşif edâsıyla ilerledi.

Nihayet bir kara tahta önünde, soluğu tebeşir tozuna karışarak iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan bakışları okşadı yüreğiyle. Bu bakışların hayalleri vardı fakat hepsi de kor hâlindeydi. Onu kuvvetlendirecek bir körüğe ihtiyaç vardı belki de. Ne kadar toyluğunu gizlemeye çalışsa da Mehtap Öğretmen’in çiçeği burnundalığı minik bakışların gözünden kaçmıyordu. Derken o sırada önlüğü vücuduna yetişmeye çalışan, seneye de giysin denerek alınan birkaç numara büyük ayakkabısıyla kıvırcık saçlı bir öğrenci yaklaştı öğretmen masasına. Yüzündeki tebessüm gözlerine yansımış bir şekilde okşanmak istercesine arkasında sakladığı sarı kardeleni çıkardı büyük bir gururla, hoş geldin hediyesi olarak. Mehtap Öğretmen dayanamaz, minik yüreği bağrına basar tüm gün beklediği samimiyeti almışçasına. İşte bu, okulun ilk günü sarı kardeleni sıkıca avuçlayıp ışıltılı gözlerle gelen öğrenci Raşit’ti.

Kardelen gibi en çetin şartlarda, en tepede açabilmek yürek isterdi. Mehtap Öğretmen’i köye ilk geldiğinde karşılayan kardelen, şimdi minik bir yüreğin avucunda sakladıklarıyla karşısına çıkmıştı. Belki de, tükenmişliği haykıran hayallerin imarı için sarf edilmesi gereken çabalara işaretti bu. Prangalanan idealleri doruk noktasında karşılamaktı yahutta nasibine düşen. Son çırpınıştaki umudun ârazlarını, heybesine biriktirmekle başlamalıydı vazifesine.

Zaman bir gaz lambasının fitilinde zifirilik ve huzme arasında salınıp dururken adanmışlığın kırıntılarını topluyordu Mehtap Öğretmen okulun basamaklarını arşınlarken. Tebeşir tozunu her soluyuşunda bir eylem hissiyatında muvaffak olan yüklemlerin gizli öznesi ahvâline bürünüyordu. Zamanı sîretinde demleyerek mahfî bir sergüzeştin akislerini damıtmaktaydı kelamından.

‘Yürekli ol’ nişanesini barındıran kardeleni getirmesinden midir, yoksa hayalindeki âşinalığa bu minik yürekte kavuşmasından mıdır, Raşit ilk günden beri bakışlarında yer edinmişti Mehtap Öğretmen’in. Öğrenmeye susayan, susadıkça yudumlamaya kıyamayan bir taleple, talebeliğin özünü yakasının kıvrımında muhafaza ediyordu. Defterinin harpten çıkmış yaprağını her çevirişinde, laciverde vurgun kalemiyle muvaffak olmuşçasına zafer nârâları atıyordu. Ama sayfaların idareli kullanılmasına rağmen tükenişliği yeni bir defter alamama telaşını da beraberinde getiriyordu. Babası günlük yevmiyelerle tüm etmeye çalışsa da eksik kalmışlara tâkât yetmiyordu bazen. Annesi katık etmeye çalışıyordu sevgisini kanaat ettikleriyle. Raşit de avuçlayıp yüreğini kanatlanıyordu hüküm sürdüğü satır aralarına.

Defterinin son sayfasına atlama endişesindeyken Raşit, oturduğu sırada sahaf kokan, taze çıkma bir defterle karşılaştı bir gün. Baktı Mehtap Öğretmen’in gözlerindeki meşaleye. Iskalamamıştı fikrinde yer edinen soru işaretlerini. Bakışlarıyla belirtti minnetini, dayanamadı koştu bütün kanatlarıyla öğretmenine. İşte o gün üçüncü yılını doldurmuştu Mehtap Öğretmen Vefa Köyü’nde. Vedalaşmak istemedi, çünkü girdiği minicik yüreklerin mahzeninden veda ederek çıkmak istemiyordu. Raşit’in visâle vurgun yüreğinde burukluk en eflatunî demindeydi. Bastı bağrına öğretmeninden kalan defterini. O sırada bir kâğıt düştü içinden. Ve iki satırdı:

“Huzmeden şehrâyine yürüyeceksen eğer bir vakit,

Evvela mihengini oturt kaleminin ve avuçla yüreğini, düş peşine bir hakîkâtin.”

Bu satırlarda hem dem olurken Mehtap Öğretmen Vefa Köyü’nde yarım kalmışlıkları tüm etmeye çabalayan bir yürek bırakmıştı ardında, Raşit. O artık Vefa Köyü’nün, laciverde vurgun kalemiyle hakîkâtin izini sürecek muallimiydi.

Diğer Makaleler