Dilek kızımız Seydişehir'imizin medar-ı iftiharı olmuştur. Hem de yokluk ve yoksulluklar tünellerinden geçerek. Bu kızımızın başarısı öyle böyle bir başarı değildir. Her an, her yerde anlatılası, adından bahsedilesi bir başarı öyküsüdür bu.
Bundan 37 yıl önce, ortaokula başladığım da Oğlakçı Köyü’nde sadece bir kişi ortaokulu bitirip lisede okuyordu. Bir ikincisi de henüz ortaokul üçüncü sınıfındaydı. Ben köyden ortaokula giden üçüncü kişiydim.
Okumak hiç bir şeydi o tarihlerde. “Okuyup da ne olunacaktı? Sanki “âlim-i cihan” mı olacaktınız?” anlayışındaydı insanlar. “Okumayanlar hiç olmazsa davar güder, evini geçindirir giderlerdi. Olmadı hamallık yapar, inşaatlarda amelelik eder, çoruna çocuğuna ekmek getirebilirlerdi. Ya okuyanlar ne yapabilirdi? Onlar artık çobanlık da yapamazlardı. Önlerine beş tane koyun verseniz, kesinlikle bir kaçını dağda bırakıp gelirlerdi. Gel amelelik yap desen, “hanım eli kaşık sapından yarılırdı.” Böyle konuşulur böyle sohbetler(!) edilirdi “dernek meclislerinde”. Bu düşünceler belki de bazı gerçeklerden kaynaklanıyordu. Zaten yokluğun, yoksulluğun “diz boyu” olduğu o yıllarda, evin erkek evlatları, “boyları sivrilir sivrilmez” ilçeye gidip, “amele pazarında” boy gösterip, tarlası tapanı olan zengin çiftçilerin ırgatlığını yapmaya soyunmalı ve paralar kazanmaya başlamalılardı acilen. Hiç kimse adını “kader” koydukları “feleğin sillesinden” kurtulma gayretinde değildiler. Hâlbuki kader, Yüce Allah'ın bize bahşettiği akıl hazinesi ile birlikte düşünüldüğünde anlamını bulurdu. O tarihlerde hiçbir kuşak kendini feda edip; “inceldiği yerden kopsun, bizler yokluk ve yoksulluk içinde geldik geçtik. Hiç olmazsa çocuklarımız okusunlar ve hem kendileri rahat etsinler, hem de sadece kendilerine değil devlete ve millete de faydaları dokunsun” demeyi, ya akıllarına getiremiyorlardı, ya da işlerine öyle geliyordu.
Böylesi bir olumsuzluğun suçunu ve ağır sorumluluğunu sırf o zamanki anne ve babalara yüklemek de belki insaf ölçülerine uymayabilirdi. Her olayı kendi zamanına ve şartlarına uygun olarak yorumlamakta da fayda olabilirdi.
İletişim araçlarının çoğalması, elektriğin, telefonun, televizyonun, ulaşım araçlarının artması, modernleşmesi, yeni neslin kendi yaşamlarını, hatta annelerinin, babalarının ve çevresindekilerin yaşamlarını sorgulamaya başlamaları, doğruya ulaşmalarını kolaylaştırmıştır. Bu durum da karşıt düşünce sahiplerini baskılara boyun eğmek zorunda bırakmış, onları “ pekâlâ, erkek çocuklarını okutalım da, kız çocuğunun okuması da neymiş” pozisyonuna getirmiş, hiç olmazsa yüzde ellilik bir ileriye gidiş sağlamış, insanlarımızın 35 yıl öncesinden ne kadar ileriye doğru bir atılım gerçekleştirdiğinin göstergesi olmuştur. Hiçbir evladının okuma kaygısını taşımayan anne ve babalar, hiç olmazsa erkek evlatlarının okumasına olumlu bakar olmuşlardı. Günümüzde bu düşünceler tamamen yıkılarak, suların önündeki bentleri alıp götürmesi misali, hiçbir engel, kız olsun, erkek olsun, okumanın önüne setler çekemiyor artık. Konmaya çalışılan engeller ise; azim, hırs ve ezilmişlik hissinin verdiği dayanılmaz arzu ve istekle bir vuruşta yıkılıp, ileriye doğru atılımlar gerçekleştirilebiliyor. Ben şahsen kız evlatlarımızın erkek evlatlarımızla birlikte hiçbir ayırıma tabi tutulmadan okutulmasını, hatta onların okutulması ile evlilik kurumunun çok daha köklü temellere kavuşmuş olacağını düşünüyorum.
1980'li yılların başında şehirlere olan yoğun göçün ardından, okumanın ne anlama geldiği daha fazla kavranılmaya başlandı. 1970'lerde üç kişisini okutabilen, hiçbir devlet kurumuna bir tane bile memur gönderemeyen Oğlakçı Köyü, şimdi doktorlar, mühendisler, öğretmenler, askerler, polisler, memurlar, hâkimler ve savcılar öğretim elemanları yetiştirmekte, bunlarla gurur duymaktadır.
Gelelim kahramanımız Dilek'e. Tam bir aydır Seydişehir caddelerini boy boy çekilmiş fotoğraflarıyla süsleyen “billboardlarda” boy gösteren öğrencilerimizden bir tanesi de Dilek Karademir idi. Dilek Oğlakçı Köyünden duvar ustası bir babanın, ev kadını bir annenin beşinci çocuğudur. Kendisine ait ne bir çalışma odası, ne bir çalışma masası, ne de özel ders almaya yetecek kadar parası vardı. Kendi azmiyle, hırsıyla, başarıların altına imzalar atarak, ücretsiz kurslar kazanıp o şekilde öğrenimine devam ediyordu. Eminim ki harçlıksız olarak evden çıktığı günler hayatında daha fazla yer tutuyordu. Bütün ev halkı kendi aralarında sohbet eder iken o elinde kitap, defter, kalem, sobanın arka kısmında o gürültü patırtı içinde ders çalışıyordu. Bu arada defalarca ödüller hediyeler kazanmıştı. “Kızım kendini heder etme, gözünden olacaksın” diyenlere, hayır ben bu ülkenin gelecekteki yönetiminde söz sahibi olacağım. Ben cumhurbaşkanı olacağım. Eğer onu olamazsam başbakan olacağım. Bu da tembel tembel yatarak olunacak şeyler değil” diyordu. Babası Musa Abi de bu durumu defalarca bana anlatmıştı. Bu yüzden de özellikle son iki yıldır Dilek kızımızın çalışmalarını ve başarılarını uzaktan da olsa takip ediyordum
2008 ÖSS sonuçları açıklandığı gün, derecesini merak ettim ve hemen internetten ulaşmaya çalıştım. İşte bir başarı öyküsünün kahramanına ait “başarı belgesi” karşımdaydı. Dilek, Türkiye genelinde EA puanına göre 274 ncü sırada yerini almıştı. Bu başarı sırası ise Seydişehir'imizde 1 nci sıra demekti. Bu başarı insanın göğsünü kabartan bir başarıydı. Aynı yöremizin, hele hele Oğlakçı Köyü'nün bir ferdi oluşu ayrı bir gurur vesilesiydi.
Bugün (15.08.2008), üniversite yerleştirme sonuçları açıklandı. Dilek tercih formunda 4 ncü sıra olarak işaretlediği Yeditepe Üniversitesi, Hukuk Fakültesini, “Başarı Burslu” olarak kazanmıştı.
Dilek, bu başarıları sağlar iken sadece kendini sevindirmekle kalmadı. Aynı zamanda bütün Türk Gençliğine çok büyük dersler verdi bu başarısıyla. Her başarının, illa maddi zenginliklerle gelmediğini; sabrın, disiplinli çalışmanın, azmin, büyük iddialarla yola çıkmanın, büyük hedefler koymanın da başarının en büyük nedenleri olduğunu gösterdi ve bunun çok isabetli örneklerini verdi. Dilek, çoğumuzun farkında bile olmadığı tarifi imkânsız bir büyük başarıya imza attı. “Başarı merdivenlerinin, elleri cebinde iken tırmanılamayacağının” ispatını yaptı.
Ben, Seydişehirli işadamlarımızın ve İlçemiz yönetiminde görevli olan Sayın büyüklerimizin, Dilek’e ve onun gibi başarılı olmuş, hemşerilerimiz olan diğer Dileklere ellerinden gelen her türlü yardımı göstermelerini ve arkadan gelen Dileklere de cesaret verici eylemlerde bulunmalarını, bu yavrularımızı yetiştiren anne ve babalarını ziyaret edilerek, tebrik edilmelerini ve onurlandırılmalarını arzu ediyorum.
Dileğin gelecekte, Ülkemize ve Milletimize çok büyük faydalar sağlayacağına, “geleceğin cumhurbaşkanı, başbakanı olmak istiyorum” şeklindeki dileklerini, “büyüyünce ne olacaksın” şeklindeki klasik sorulara verilen cevaplar olarak değil, her babayiğidin harcı olmayan bir büyük “hedef koyma” olarak görüyor ve çok büyük başarıların altına imza atacağına yürekten inanıyorum. Aynı toprakların mayası ile yoğrulmuş olmaktan gurur duyuyor ve Seydişehir’imizi İstanbul’da, Yeditepe Üniversitesinde en güzel bir şekilde temsil edeceğinden en ufak bir kuşku duymuyorum.
Bu vesileyle; senin gibi bir evladı dünyaya getiren ve yetiştiren anaya ve babaya, ayrıca seni, doğru hedeflere yönlendiren öğretmenlere de saygılarımı sevgilerimi ve hürmetlerimi sunuyorum.
Herkese; “bu ismi mutlaka bir kenara not edin ve izleyin. Adı: Dilek Karademir” diyorum
Tayyar YILDIRIM